21 Temmuz 2008 Pazartesi

Suyu tarıma mı kullanmalı, içmeye mi? New York Times Analizi

CAIRO — Global food shortages have placed the Middle East and North Africa in a quandary, as they are forced to choose between growing more crops to feed an expanding population or preserving their already scant supply of water.

For decades nations in this region have drained aquifers, sucked the salt from seawater and diverted the mighty Nile to make the deserts bloom. But those projects were so costly and used so much water that it remained far more practical to import food than to produce it. Today, some countries import 90 percent or more of their staples.

Now, the worldwide food crisis is making many countries in this politically volatile region rethink that math.

The population of the region has more than quadrupled since 1950, to 364 million, and is expected to reach nearly 600 million by 2050. By that time, the amount of fresh water available for each person, already scarce, will be cut in half, and declining resources could inflame political tensions further.

“The countries of the region are caught between the hammer of rising food prices and the anvil of steadily declining water availability per capita,” Alan R. Richards, a professor of economics and environmental studies at the University of California, Santa Cruz, said via e-mail. “There is no simple solution.”

Losing confidence in world markets, these nations are turning anew to expensive schemes to maintain their food supply.

Djibouti is growing rice in solar-powered greenhouses, fed by groundwater and cooled with seawater, in a project that produces what the World Bank economist Ruslan Yemtsov calls “probably the most expensive rice on earth.”

Several oil-rich nations, including Saudi Arabia, have started searching for farmland in fertile but politically unstable countries like Pakistan and Sudan, with the goal of growing crops to be shipped home.

“These countries have the land and the water,” said Hassan S. Sharaf Al Hussaini, an official in Bahrain’s agriculture ministry. “We have the money.”

In Egypt, where a shortage of subsidized bread led to rioting in April, government officials say they are looking into growing wheat on two million acres straddling the border with Sudan.

Economists and development experts say that nutritional self-sufficiency in this part of the world presents challenges that are not easily overcome. Saudi Arabia tapped aquifers to become self-sufficient in wheat production in the 1980s. By the early 1990s, the kingdom had become a major exporter. This year, however, the Saudis said they would phase out the program because it used too much water.

“You can bring in money and water and you can make the desert green until either the water runs out or the money,” said Elie Elhadj, a Syrian-born author who wrote his Ph.D. dissertation on the topic.

Egypt, too, has for decades dreamed of converting huge swaths of desert into lush farmland. The most ambitious of these projects is in Toshka, a Sahara Desert oasis in a scorched lunar landscape of sand and rock outcroppings.

When the Toshka farm was started in 1997, the Egyptian president, Hosni Mubarak, compared its ambitions to building the pyramids, involving roughly 500,000 acres of farmland and tens of thousands of residents. But no one has moved there, and only 30,000 acres or so have been planted.

The farm’s manager, Mohamed Nagi Mohamed, says the Sahara is perfect for farming, as long as there is plenty of fertilizer and water. For one thing, the bugs cannot handle the summer heat, so pesticides are not needed.

“You can grow anything on this land,” he said, showing off fields of alfalfa and rows of tomatoes and grapes, shielded from the sun by gauzy white netting. “It’s a very nice project, but it needs a lot of money.”

Mr. Mubarak calls his country’s growing population an “urgent” problem that has exacerbated the food crisis. The population grows about 1.7 percent annually, considerably slower than a generation ago but still fast enough that it is on pace to double by 2050.

Adding 1.3 million Egyptians each year to the 77 million squeezed into an inhabited area roughly the size of Taiwan is a daunting prospect for a country in which 20 percent of citizens already live in poverty.


Makalenin Tamamı burada:
http://www.nytimes.com/2008/07/21/business/worldbusiness/21arabfood.html?_r=1&hp&oref=slogin

19 Temmuz 2008 Cumartesi

Nur Çintay, 13/07/08

BOĞAZİÇİ KÖPRÜSÜ GAY Mİ?

Olayı biliyorsunuz, caz festivalinin yıldızlarından Rufus Wainwright, İstanbul’dan ne kadar hoşlandığını anlatırken Boğaz Köprüsü’nün de pek gay olduğunu söyledi. Tanımayanlar için: Rufus kendi gay’liğini de tatlı ve zarif biçimde taşıyan/vurgulayan biri; ayrıca da ‘gay’ pekala ‘neşeli’ olarak da okunabilecek bir kelime, dolayısıyla bu benzetmede ‘Vayy, el âlemin gavuru köprümüze i*ne mi dedi’
celallenmesine yol açacak hiçbir durum yoktu. Ama bir kere daha fark ettik ki, algı çok manyak bir şey.
Radikal Cumartesi için çoğunluğu mimar ve tasarımcılardan oluşan pek çok isme ‘Boğaz Köprüsü gay mi?’ diye sorduk ve hislerimizi bire bir anlatanlar kadar, ağzımızın payını verenler de olduğunu gördük. Derin Sarıyer, “cilalı burukluk”tan bahsediyordu, Bülent Erkmen hüzünlü buluyordu: “Bu makyaj, göz boyama, üstüne yapıştırılan rengârenk ışıklar köprünün ‘kendisi olmasını’ engelliyor, onunla kendisi olarak kuracağımız ilişkinin önüne geçiyor.” Hasan Çalışlar, “Gay kültürü aynı zamanda yaratıcı ve avangart özellikleri de taşır. Bu anlamda bizim köprünün aydınlatması için iltifatkâr” diyordu. Bizce de öyleydi.
Ama bir de “Ne demek gay, o bi kere en maskülen” diye savunmaya geçenler vardı. “İyi ki böyle bir köprümüz var, o bizim köprümüz ve gay may diil tamam mı” diye haddimizi bildirenler. “Bunun çok ötesinde meselelerimiz var bizim” diye vatan kurtarmaya kalkışanlar. “Siz bu magazin sorularınızı Cem Yılmaz’a sorun” diye bozanlar. Hatta “Bu ne terbiyesizlik” diye telefonu arkadaşlarımızın yüzüne kapatanlar. Laftan da espriden de anlamayanlar.
Turnusol kâğıdı işlevi de gördü yani bu soru. Kim homofobik, kimin milliyetçiliği coşmuş taşıyor, gösterdi kendini.
Ben Rufus’un bu esprisini duyduğum anda bayıldım, onun o cilveli hallerinin ve ortamın da payı vardır kesin. Ama cuma günü de yazdım, köprü bana ‘gay’den ziyade ‘travesti’ görünüyor. Gay demek, sanki görsel bir estetik, tasarımda yeni ve ilginç bir numara da demek çünkü artık ve köprünün bu fazlaca boyalı, rüküş hali için biraz ‘iltifatkâr’ kalıyor. Neşeli mi, bütün o janjanlı yanardönerliğiyle ilk başta belki, ama babaannemin dediği gibi
fazla gülme ağlama getirir!
‘Travesti’ benzetmesini yaparken en son aklıma gelecek şey travestileri aşağılamaktı, en gelmeyecek şey de homofobik olmakla suçlanmak. Ama transfobik ve ayrımcı olduğumu, bu ülkenin travesti vatandaşlarını rencide ettiğimi, özür dilemem gerektiğini söyleyen mail’ler geldi. Bilmiyorum, yazılırkenki ve okunurkenki duygusu mu bir olmuyor bazen yazının, öyle bir kastım tabii ki yoktu.
Mimar Emre Özgüder’in baskıya yetişemeyen yorumuyla bitireyim ki hem ziyan olmasın,
hem de hedef şaşırtayım:
“Yoldan kimi çevirip sorsanız köprünün ‘aydınlatılması’ ile ilgili olarak en azından pavyon benzetmesini yapar. Wainwright romantik bir yorumda bulunmuş; belki de eski halini bilmediğindendir. Belki de nezaketinden iltifat etmek istemiştir. Ben transseksüel yorumunu yapmayı daha çok seviyorum. Gençliğini bilirim, ağırbaşlı, dahası içine kapanık bir köprüydü. İkinci köprü onu biraz üzmüştü. Üçüncü söylentileri vardı; ancak üstündeki yük azalmadı, hep arttı. OGS, KGS, AKP derken kendini bu şekilde ifade etti.”

O biiiiir Nuuuurrrr Çintaaaayyy

Nur Çintay, bir Radikal gazetesi yıldızıdır. Perihan Mağden'in gölgesinde kalması, ondan daha kötü olduğu anlamına gelmez. Daha az yorucu olması da cabasıdır. Eleştireldir, liberaldir, yazdıkları ağızda dağılır. Üstelik bir sürü güzel hayat yaşama sanatı ipucu verir. Tavsiye edilir. O da buralarda olacak.

Suat Kavukluoğlu is introducing Advanced Turkish Pop lectures.

Suat Kavukluoğlu tam bir Türk Pop Müziği takipçisi, eleştirmeni, süpermenidir. Kendisi uzun zaman Hürriyet Gazetesi'nde yazdı, şimdi de pafil.com ve Billboard'a katkıda bulunuyor. Onun müzik değerlendirmeleri hem çok gerçekçi, hem de çok eğlencelidir. Kendisi de öyledir.

Ondan da seçkiler olacak buralarda. Ama yok ben bekleyemem derseniz www.pafil.com'u takip edin derim.

Bugün teknoloji için ne yaptın?

Cevap: Hiçbir şey.

Halbuki birileri bir şey yapıyor. İçeriğinden önemli parçaları burada paylaşacağım bir siteyi sır olarak sizinle de paylaşayım: www.engadget.com

Hem teknoloji takibi konusunda süper hızlılar, hem de çok eğlenceli yazıyorlar. Israrla takip ediniz.

Yesemin Mori_Hayvanlar Albümü

Bu aralar şu 'Türk' müziğinde hiç iyi bir şey olmayacak mı sorusuna cevap olarak şaklayan Yasemin Mori albümünü:
http://www.asiturks.org/2008-en-son-full-albumler/41981-yasemin-mori-hayvanlar-2008-full-album-17-07-2008-a.html

adresinden edinmek mümkün. Korsana hayır ama hala müziği doğru dürüst elektronik bir platforma taşıyamayan müzik yayıncıları ve prodüktörlere daha da hayır.
CD'yi alın tabi, ama o zamana kadar tadını çıkarın.

Albümün en patlayan şarkısı 'Aslında Bir Konu Var'ın klibi için: www.myspace.com/yas

Not: Albümü indirmek için siteye üye olmanız gerekiyor. İstemeyeceğiniz büyüklükte bir arşiv var. Ve bir sürü saçma sapan insan. Halka karışma fırsatı da yanında işin faizi oluyor.

Erdal Şafak, Ortadoğu'da Olan-Biten ve Türkiye

Sisler ardından

Ankara'da üretilen tufan senaryolarının tuzaklarından mümkün olduğunca uzak durmaya çalışıyoruz. O senaryoların sanal dünyası yerine, başkente çöken sis perdesinin arkasında dolaşmayı tercih ediyoruz.
Çünkü sislerin ardında çok şeyler oluyor.
ABD'nin Irak'ı işgalinden birkaç ay sonra, 2004'ün ilk günlerinde, Ankara, Beşşar Esat'ı ağırladığında (Türkiye'yi ziyaret eden ilk Suriye Cumhurbaşkanı'ydı) bu ülkeyi "Şer Cephesi"ne sokan ABD'de kıyamet koptu. Ertesi yıl, 14 Şubat 2005'te, Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri'nin öldürülmesinden Şam'ı sorumlu tutan Batı'nın Suriye'ye karşı tecrit politikasını Türkiye'nin delmesi ise diş gıcırtılarına neden oldu.
Batı, Türkiye'nin Suriye'ye pencereyi açık tutmasının önemini ve sonuçlarını 3 yıl sonra görebildi:
- Lübnan'ı bir kez daha iç savaşın eşiğine getiren krizin 18 ay sonra Türkiye'nin - ve son aşamada Katar'ın- çabalarıyla aşılmasıyla.
- Suriye-İsrail barış görüşmelerinin Türkiye'nin arabuluculuğuyla Türkiye'de başlamasıyla.
- Ankara'nın çabaları sonucu Suriye'den Irak'a sızan El-Kaide militanlarının kökü kurutulacak kadar azalmasıyla.
Şimdi Batı, Suriye'yi yeniden bağrına basmak için can atıyor: ABD'nin sıkı müttefiki Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, Beşşar Esat'ı Paris'te kırmızı halılar sererek karşılıyor, 13 Temmuz'daki "Akdeniz İçin Birlik"in kuruluş zirvesinde İsrail Başbakanı Ehut Olmert'le el sıkışmasını sağlamak için çırpınıyor, ertesi gün ulusal bayram törenlerinde şeref konuğu yapıyor, Eylül'ün ilk yarısında Şam'ı ziyaret edecek olmaktan büyük mutluluk duyduğunu söylüyor.

ABD-İran ve Türkiye
Türkiye'nin Beyaz Saray'ı ele geçirmiş Neo-Con'ların (ABD Yeni Sağı) Irak'ın işgalinden sonra sıradaki hedef ilan ettikleri İran'la tam da o dönemde ilişkilerini -başta enerji ve güvenlik olmak üzere- güçlendirmeye başlaması da Batı'da ortalığı ayağa kaldırdı.
Ve de ne yorumlar, ne suçlamalar yapıldı: "Bölgede ABD'nin şahsında Batı'ya karşı Türkiye-Suriye-İran cephesi kuruluyor" gibi. Hele İran'ın nükleer programının ortaya çıkması, bu suçlamaları neredeyse "Arkadan hançerleme" boyutlarına vardırdı.
İran-Batı bilek güreşi Türk kamuoyunca da yakından izlendiği için, geçen 5 yılı uzun uzun hatırlatmaya gerek yok. Zaten bugünkü tablo her şeyi anlatmaya yeterli: Başkan Bush'un ulusal güvenlik danışmanı Stephan Hadley dün Ankara'daydı. Hadley'i bugün İran Dışişleri Bakanı Manuşehr Mottaki'nin çok iyi bildiği -20 yıl önce İran Büyükelçisi olarak görev yaptı- Ankara'yı ziyareti izliyor.
Ve iki gezinin arefesinde Dışişleri Bakanı Ali Babacan, peş peşe NTV ve TRT ekranlarından adresi belli mesajlar verdi:
Bölgede nükleer silahlara karşıyız ama her egemen ülkenin nükleer teknolojiye sahip olması hakkına da saygı duyuyoruz. Uluslararası toplum ile İran arasında diyalog kapısı açık tutulmalı. ABD ziyaretim sırasında da çözümün diyalogla bulunması gerektiğini defalarca vurguladım. Türkiye'nin de şöyle veya böyle bu fotoğrafta olması için farklı ülkelerden talepler geldi, temaslar sürüyor, sürecek."
Bu iki ziyareti ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı William Burns ile İran'ın nükleer müzakerecisi Said Celili'nin Cumartesi günü Cenevre'de buluşmaları izleyecek. Batı basını bunu da "ABD ve İran'ın 28 yıldan bu yana ilk temasları" diye takdim ediyor. Yanılıyor. ABD ile İran, Türkiye'nin girişimiyle oluşturulan "Irak'a Komşu Ülkeler Platformu" toplantılarında birçok kez bir araya geldiler. Hatta bunların sonuncularından biri İstanbul'da gerçekleşti: 2-3 Kasım 2007'de Çırağan Sarayı'nda yapılan Genişletilmiş Irak'a komşu Ülkeler Konferansı'nda ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice aynı masayı paylaştı. O toplantıda, Cumartesi günü Cenevre'deki randevunun üçüncü tarafı olacak AB Güvenlik ve Dışişleri Yüksek Temsilcisi Javier Solana da vardı.
Özetle, Lübnan'dan Irak, Suriye, Filistin'e, İsrail'den İran'a kadar bölgemizdeki krizlere çözümler önce Ankara'da olgunlaştırılıyor, sonra uluslararası platformlara taşınıyor.
Ankara barış reçeteleri yazan kliniğe dönüştü. Tıpkı Cenevre, Stockholm, Viyana, Oslo gibi. Ama görmek için başkente çöken sis perdesinin arkasına geçmek gerekiyor.