| |||
| hurriyet.com.tr | |||
Google geçtiğimiz yılın sonlarına doğru Wikipedia gibi online bir ansiklopedi açmayı planlıyordu. Knol adı verilen bu online ansiklopedi test aşamasındaydı ve servise sadece küçük bir test grubu tarafından erişilebiliyordu. Ve merakla beklenen Knol, nihayet "Beta" etiketiyle tüm internet kullanıcılarının erişimine açıldı. Google kullanıcı ismi ve şifrenizle giriş yapabileceğiniz Knol Beta, temel hatlarıyla Wikipedia'yı andırsa da, aslında çok ciddi farklar içeriyor. İlk fark, Knol'a sadece takma ad ya da anonim olarak kayıt girişi yapılamayacak olması. Wikipedia'da herkes istediği an kayıtlara yeni girişler ekleyebiliyor ve eklenen girişler anında sayfada yerini alıyor. Ancak Knol'da giriş yapan bir kullanıcı ya da kullanıcı grubu, yazdıklarının arkasında durmak zorunda. Yapılan açıklamaya göre eğer bir kullanıcı isminin görünmesini istemiyorsa, bu durumda kredi kartı numarası ya da telefon numarası gibi bir bilgi yardımıyla girişlerini onaylatabiliyor. Bu gibi bir durumda, girişin altında "Verified - Onaylandı" ibaresi beliriyor. Eğer bir kullanıcı Knol'daki girişler üzerinde değişiklik ya da ek yapmak isterse, girişin asıl sahibine öneride bulunuyor. Girişin sahibi de bu öneriyi değerlendirerek uygunsa değişikliği yapıyor ya da yapmıyor. Yani knol, bu noktada Wikipedia'nın sunduğu özgürlüğü sunmuyor. Google Knol ürün müdürü Cedric Dupont ve yazılım mühendisi Michael McNally'nin resmi bloglarında söylediklerine gore, Knol'da reklamlar da olacak. Bu da, yeni online ansiklopediyi Wikipedia'dan ayıran diğer bir fark. |
24 Temmuz 2008 Perşembe
Knol, Google'ın Wikipedia'sı (hurriyet.com.tr)
Serdar Turgut, Akşam Gazetesi, 24/7/08
Adı ne olursa olsun bir gizli örgütlenmenin varlığı mahkeme kararıyla ispat edilirse, bu kadar güçlü ve farklı bir şekilde örgütlenebilmiş bir varlığın, Türkiye’de yıllardır kimbilir ne tür acılara ve krizlere yol açmış olduğu da umarız ki açığa çıkacak.
Öyle görünüyor ki; Ergenekon soruşturmasını üstlenen savcılık hayli zor bir işe girişmiş durumda. Gelen haberlerden anlaşıldığı üzere, adı ne olursa olsun bir örgütün yıllardır Türkiye’yi korkunç bir şekilde yayılmış kollarıyla derinden yönlendirdiği görülebiliyor.
Böyle bir gizli örgütün yıllardır var olduğunun ortaya atılması, bizim kuşağın yıllardır yaşadığı kişisel dram ve acıların da açıklanmasına yardımcı olabilecek gibi görünüyor.
Kendi kişisel tarihimde şöyle bir gezinti yapıp, anıları tekrar yaşadığımda Türkiye’yi karışıklığa iten her olaydan sonra faillerin neden yakalanamamış olduğunu da anlamaya başlıyorum.
Ankara’da gazetecilik yaparken bir dönem neredeyse büyük cinayet haberi gelmeyen gün olmazdı. Bahriye Üçok, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı cinayetlerinden sonra hep içgüdüsel olarak ‘bunun da faili bulunamaz’ diye düşünürdük.
Yoksa bu tavrımızda, net ifade edemediğimiz ama içimizde kuşku olarak taşıdığımız, bu tür büyük olaylarda, ‘devletin içinden yardım olmadan katiyen yapılamaz’ diye düşünmemizin etkisi var mıydı acaba?
O tür cinayetlerin hepsinden sonra suçlunun ‘radikal dinciler’ olarak ilan edilmesi, dış düşmanların ve içteki işbirlikçilerinin gösterilmesi bir plan mıydı acaba?
Yoksa Uğur Mumcu kendi araştırmalarında Ergenekon örgütüne mi ulaşmak üzereydi de o nedenden mi öldürüldü acaba?.. Cumhuriyet gazetesi üzerine oynanan oyunlar hâlâ daha o günlerin bir uzantısı mı ki?..
Kanlı 1 Mayıs olayları, kanlı pazarlar acaba kimler tarafından yönlendirildi?..
Bu saydıklarım bütün Türkiye’nin bildiği cevapsız kalmış sorular. Tabii ki bir de artık kimsenin hatırlamadığı olaylar var.
Sağ-sol diye ayrılan yüzlerce insan öldürüldü. Bazen suçlu olarak bazıları yakalandı ama çoğunda suçlu da bulunamadı. Suçlu olarak çıkarılanların gerçekte suçlu olup olmadığı da belli değil.
‘Memleket iç savaş eşiğinde’ denildi, korku yaratıldı. (Hatırlıyorum, o dönemde gece eve dönerken yan mahallede makineli tüfekle ev taranırdı). Halk düzen istemeye başladı ve ihtilal için zemin yaratıldı, ordu yönetime el koydu. O kadar hazırlıklı ve iç savaş eşiğinde oldukları söylenen gençler, bir anda ortadan kayboldular. Ortalık süt liman oldu.
En azından tuhaf bir tarih bu ve biraz da gizemli.
Ergenekon soruşturmasıyla o tarihin gizli kalmış yönleri ortaya çıkar mı bilemiyorum ama en azından hepimiz kişisel tarihlerimizle, kafamızı sürekli meşgul eden kuşkularımızla yüzleşeceğiz. Ve belki de bazı olayları anlamlandırma yolunu açabileceğiz kendimize.
Bir de kişisel not ekleyim. Ankara’da mahalli gazete çıkarırken doğal olarak polisin çalışmalarına şahit olurdum. Foto muhabiri arkadaşım Ümit Turpçu ile birlikte Amerikan Başkanı’nın gezisi öncesinde ‘örgüt gizleniyor’ denilen bir eve yapılan baskında evin içinden hiç ateş açılmadığı halde çıkan cesetleri de gördüm.
Bir de polisiye olaylarda bazen elinde telsiz bulunan takım elbiseli bazı adamlar gelirdi olay yerine. Polisler onlara ‘Siz de mi geldiniz?’ diyerek saygılı yaklaşırlardı. Ben nereden geldiklerini sorduğumda sadece ‘Devletten’ demekle yetinirlerdi.
O zaman fazla anlamlı gelmemişti bu. Bazı şeyleri şimdilerde yeni anlamaya başladım.
‘Beyaz eller’ operasyonu sonuna kadar gidebilecek mi bilemiyorum ama karanlık bir geçmişten çıkacağımızı da hissediyorum.
22 Temmuz 2008 Salı
Nur Çintay, Seri katil mi, Munchausen sendromlu mu?
Fatma Akkuş’un, 13 yaşındaki kızına şeker hastası olmamasına rağmen insülin yaptığının ortaya çıkması, annenin daha önce beş-altı yaşlarında ölen altı çocuğunu da insülinle öldürmüş olabileceği şüphesini yaratmış. 13 yaşındaki kızın olup biteni anlatması üstüne, anne “Kızım hastalanırsa kocam, kızımla ve benimle ilgilenir düşüncesiyle çocuklarıma ilaç veriyordum” demiş. Savcı da, eşinin ilgisini çekebilmek için bu haltı yediğini itiraf eden kadın için ömür boyu hapis istemiyle dava açmış. Şimdi, daha önce ölen altı çocuğun üzerine de bu teknikle gidilip gidilmediği araştırılacakmış.
Çocuklarının seri katili olabilecek bir anne fikri bile fazla korkunç, şimdilik 13 yaşındaki kızını hasta olmadığı halde ilaç vererek hasta eden, geç kalınsa belki de ölümüne sebep olabilecek bir anne var elde.
Normal kafayla olacak iş mi? Yoksa ‘Munchausen by Proxy’nin eli mi? ‘Munchausen by Proxy’nin eli ayağı bu kadar uzun mu, yani sonuna kadar götürüyor mu tuttuğunu? Birtakım
takıntılı illetler icat edip süründürmek kesmiyor mu?
Altı yaşındaki oğlu Furkan’ı kireç çözücü içirerek öldürmeye çalıştığı gerekçesiyle yargılanan Eda Göcet vakasını hatırlar mısınız? O da bir yıl önce ölen kızı Hale Nur’u zehirlemekle suçlanmıştı. Benim böyle hiç unutamadığım gazete tipleri, haberleri var. Munchausen sendromunu mainstream medya gündemine sokan M.B.D. ile annesi Nurgül D. de onların önde gelenlerinden.
Hani yedi yaşındaki M.B.D. teşhis konulamamasına rağmen toparlanamıyor, asıl tuhafı, annesi yokken iyileşip annesi devreye girdiğinde fenalaşıyordu. Annesinin her ziyaretinde solunum durma nöbetleri yaşayan küçük kızın durumundan işkillenen doktorlar, Nurgül D.’yi izlemeye başlamışlardı.
Bir gün valide hanım nöbettekilere pasta dağıtıp kızının yanına girdiğinde, o ana kadar iyi olan kız yine kusmaya başlamış, solunumu da durmuştu.
Daha da dikkat çekici ve garip olan, o esnada annenin zerre paniklememesi, yardım istememesi, tam tersi hastane personelini ‘Mideniz bulanmasın, siz pastanızı yiyin, en hallederim’ diye uzaklaştırmaya çalışmasıydı!
Odaya girenler iki tane kanlı enjektör bulmuş, anne bu enjektörlerle ilgili çelişkili cevaplar vermişti. Bunun üzerine annede Munchausen sendromu olabileceği düşünülmüş, savcılığa başvurulmuş, gündemimiz de 18. yüzyılda yaşamış olan Alman Baron’la tanışmıştı.
Munchausen sendromu, adını sahte hikâyeleriyle nam salmış Alman Baronu Karl Fredrich von Munchausen’e borçlu. Bu illetten mustarip olanlar da gerçekte var olmayan hastalıkları icat konusunda envaiçeşit yalan dolan uyduruyor. İlgi çekmek için toplam 425 kere hastaneye yatan da var, ihtiyaç duymadığı cerrahi müdahalelerin yapılması için tutturan da, kendini yaralayarak enfeksiyon kaptıran da. Bunlar iki lokma alaka için kendilerine fiziksel hasar veriyorlar, ama hep ve sırf kendilerine.
Bu Munchausen’in bir de ‘by Proxy’ modeli var ki, o bin beteri. Aile, ilgiyi üzerine çekme saplantısını, çocuk üzerinden gerçekleştiriyor. Çocuğa dair komplike hastalıklar yaratıyor, türlü maddelerle çocuğu hasta ediyor,
resmen istismar ediyor. Çocuğunu arıya sokturan, bilerek zehirleyen var. 200 küsur kere hastaneye yatıran!
Olayın mimarı genellikle anne. Etrafla, hastane personeliyle işbirliği içinde oluyor. Sağlığa ilişkin ilgisi ve bilgisi olan, tıbbi gelişmelere minnettar, ‘hastane çevresini süsleyen biri’ olarak tanımlanıyor, iyi mi?!
Turuncu renkte kusma vakası çok şahanedir mesela: Sadece iki aylık bir bebek, turuncu kusma ve turuncu çiş şikâyetiyle hastaneye yatırılıyor. Her şey normal. Taburcu edildikten 10 gün sonra şikâyetler yine başlıyor. Tetkikler gösteriyor ki gene her şey normal. Peki bebeğin tam da turuncu kustuğu bir anda ağzında ne bulunuyor dersiniz? Yaratıcı annenin belli ki sanatçı ruhuna da işaret eden turuncu renkte kuru boya!
Munchausen by Proxy mağdurlarından altı yaşındaki kızın ise hastane, tahlil, tetkik hayatı yaşından beklenmeyecek denli yoğun. 12 kere hastaneye yatıyor, 6 kere anestezi alıyor, 7 ciddi radyolojik tecrübe, 16 ayrı konsültasyon, tam 150 kere mikrobiyolojik kültürÖ Sebep ne olabilir? En nihayetinde annenin, çocuğun çişine, kendi regl dönemindeki mahsulünü karıştırdığı saplanıyor!
Acaba Fatma Akkuş da sıradan bir cani mi, yoksa Munchausen by Proxy’yle yanıp kavrulan bir hasta ruh mu?
21 Temmuz 2008 Pazartesi
Suyu tarıma mı kullanmalı, içmeye mi? New York Times Analizi
For decades nations in this region have drained aquifers, sucked the salt from seawater and diverted the mighty Nile to make the deserts bloom. But those projects were so costly and used so much water that it remained far more practical to import food than to produce it. Today, some countries import 90 percent or more of their staples.
Now, the worldwide food crisis is making many countries in this politically volatile region rethink that math.
The population of the region has more than quadrupled since 1950, to 364 million, and is expected to reach nearly 600 million by 2050. By that time, the amount of fresh water available for each person, already scarce, will be cut in half, and declining resources could inflame political tensions further.
“The countries of the region are caught between the hammer of rising food prices and the anvil of steadily declining water availability per capita,” Alan R. Richards, a professor of economics and environmental studies at the University of California, Santa Cruz, said via e-mail. “There is no simple solution.”
Losing confidence in world markets, these nations are turning anew to expensive schemes to maintain their food supply.
Djibouti is growing rice in solar-powered greenhouses, fed by groundwater and cooled with seawater, in a project that produces what the World Bank economist Ruslan Yemtsov calls “probably the most expensive rice on earth.”
Several oil-rich nations, including Saudi Arabia, have started searching for farmland in fertile but politically unstable countries like Pakistan and Sudan, with the goal of growing crops to be shipped home.
“These countries have the land and the water,” said Hassan S. Sharaf Al Hussaini, an official in Bahrain’s agriculture ministry. “We have the money.”
In Egypt, where a shortage of subsidized bread led to rioting in April, government officials say they are looking into growing wheat on two million acres straddling the border with Sudan.
Economists and development experts say that nutritional self-sufficiency in this part of the world presents challenges that are not easily overcome. Saudi Arabia tapped aquifers to become self-sufficient in wheat production in the 1980s. By the early 1990s, the kingdom had become a major exporter. This year, however, the Saudis said they would phase out the program because it used too much water.
“You can bring in money and water and you can make the desert green until either the water runs out or the money,” said Elie Elhadj, a Syrian-born author who wrote his Ph.D. dissertation on the topic.
Egypt, too, has for decades dreamed of converting huge swaths of desert into lush farmland. The most ambitious of these projects is in Toshka, a Sahara Desert oasis in a scorched lunar landscape of sand and rock outcroppings.
When the Toshka farm was started in 1997, the Egyptian president, Hosni Mubarak, compared its ambitions to building the pyramids, involving roughly 500,000 acres of farmland and tens of thousands of residents. But no one has moved there, and only 30,000 acres or so have been planted.
The farm’s manager, Mohamed Nagi Mohamed, says the Sahara is perfect for farming, as long as there is plenty of fertilizer and water. For one thing, the bugs cannot handle the summer heat, so pesticides are not needed.
“You can grow anything on this land,” he said, showing off fields of alfalfa and rows of tomatoes and grapes, shielded from the sun by gauzy white netting. “It’s a very nice project, but it needs a lot of money.”
Mr. Mubarak calls his country’s growing population an “urgent” problem that has exacerbated the food crisis. The population grows about 1.7 percent annually, considerably slower than a generation ago but still fast enough that it is on pace to double by 2050.
Adding 1.3 million Egyptians each year to the 77 million squeezed into an inhabited area roughly the size of Taiwan is a daunting prospect for a country in which 20 percent of citizens already live in poverty.
Makalenin Tamamı burada:
http://www.nytimes.com/2008/07/21/business/worldbusiness/21arabfood.html?_r=1&hp&oref=slogin
19 Temmuz 2008 Cumartesi
Nur Çintay, 13/07/08
Olayı biliyorsunuz, caz festivalinin yıldızlarından Rufus Wainwright, İstanbul’dan ne kadar hoşlandığını anlatırken Boğaz Köprüsü’nün de pek gay olduğunu söyledi. Tanımayanlar için: Rufus kendi gay’liğini de tatlı ve zarif biçimde taşıyan/vurgulayan biri; ayrıca da ‘gay’ pekala ‘neşeli’ olarak da okunabilecek bir kelime, dolayısıyla bu benzetmede ‘Vayy, el âlemin gavuru köprümüze i*ne mi dedi’
celallenmesine yol açacak hiçbir durum yoktu. Ama bir kere daha fark ettik ki, algı çok manyak bir şey.
Radikal Cumartesi için çoğunluğu mimar ve tasarımcılardan oluşan pek çok isme ‘Boğaz Köprüsü gay mi?’ diye sorduk ve hislerimizi bire bir anlatanlar kadar, ağzımızın payını verenler de olduğunu gördük. Derin Sarıyer, “cilalı burukluk”tan bahsediyordu, Bülent Erkmen hüzünlü buluyordu: “Bu makyaj, göz boyama, üstüne yapıştırılan rengârenk ışıklar köprünün ‘kendisi olmasını’ engelliyor, onunla kendisi olarak kuracağımız ilişkinin önüne geçiyor.” Hasan Çalışlar, “Gay kültürü aynı zamanda yaratıcı ve avangart özellikleri de taşır. Bu anlamda bizim köprünün aydınlatması için iltifatkâr” diyordu. Bizce de öyleydi.
Ama bir de “Ne demek gay, o bi kere en maskülen” diye savunmaya geçenler vardı. “İyi ki böyle bir köprümüz var, o bizim köprümüz ve gay may diil tamam mı” diye haddimizi bildirenler. “Bunun çok ötesinde meselelerimiz var bizim” diye vatan kurtarmaya kalkışanlar. “Siz bu magazin sorularınızı Cem Yılmaz’a sorun” diye bozanlar. Hatta “Bu ne terbiyesizlik” diye telefonu arkadaşlarımızın yüzüne kapatanlar. Laftan da espriden de anlamayanlar.
Turnusol kâğıdı işlevi de gördü yani bu soru. Kim homofobik, kimin milliyetçiliği coşmuş taşıyor, gösterdi kendini.
Ben Rufus’un bu esprisini duyduğum anda bayıldım, onun o cilveli hallerinin ve ortamın da payı vardır kesin. Ama cuma günü de yazdım, köprü bana ‘gay’den ziyade ‘travesti’ görünüyor. Gay demek, sanki görsel bir estetik, tasarımda yeni ve ilginç bir numara da demek çünkü artık ve köprünün bu fazlaca boyalı, rüküş hali için biraz ‘iltifatkâr’ kalıyor. Neşeli mi, bütün o janjanlı yanardönerliğiyle ilk başta belki, ama babaannemin dediği gibi
fazla gülme ağlama getirir!
‘Travesti’ benzetmesini yaparken en son aklıma gelecek şey travestileri aşağılamaktı, en gelmeyecek şey de homofobik olmakla suçlanmak. Ama transfobik ve ayrımcı olduğumu, bu ülkenin travesti vatandaşlarını rencide ettiğimi, özür dilemem gerektiğini söyleyen mail’ler geldi. Bilmiyorum, yazılırkenki ve okunurkenki duygusu mu bir olmuyor bazen yazının, öyle bir kastım tabii ki yoktu.
Mimar Emre Özgüder’in baskıya yetişemeyen yorumuyla bitireyim ki hem ziyan olmasın,
hem de hedef şaşırtayım:
“Yoldan kimi çevirip sorsanız köprünün ‘aydınlatılması’ ile ilgili olarak en azından pavyon benzetmesini yapar. Wainwright romantik bir yorumda bulunmuş; belki de eski halini bilmediğindendir. Belki de nezaketinden iltifat etmek istemiştir. Ben transseksüel yorumunu yapmayı daha çok seviyorum. Gençliğini bilirim, ağırbaşlı, dahası içine kapanık bir köprüydü. İkinci köprü onu biraz üzmüştü. Üçüncü söylentileri vardı; ancak üstündeki yük azalmadı, hep arttı. OGS, KGS, AKP derken kendini bu şekilde ifade etti.”
O biiiiir Nuuuurrrr Çintaaaayyy
Suat Kavukluoğlu is introducing Advanced Turkish Pop lectures.
Ondan da seçkiler olacak buralarda. Ama yok ben bekleyemem derseniz www.pafil.com'u takip edin derim.