17 Kasım 2008 Pazartesi

Cem Mumcu'dan SEVMEK, YALNIZ KALMAK ve GİTMEK Güzellemesi, Tempo Dergisi

KARMAKARIŞIK SARMAŞIK

"Sana yazsam okuyabilecek misin? Zihnin, binlercesiyle doluyken, benim sesimi içine alabilecek bir sessizlikte, bir an olsun durabilecek mi? İçimi görebilecek misin? Sana eksik olduğunu sürekli hatırlatan ama eksiğinin aslında ne olduğunu unutturan bu sahte cümbüşün ortasında, sahici bir ses ayırt edebilecek misin? Bazen o kadar derinden gelirken sesin, niye sonra yüzeye çıkıyorsun? Uzak kalıyorsun, küçük, cılız kalıyorsun. Belki korkuyorsun. Benden mi? Ya da diğerlerinden mi? Burada benimle olanın 'adı' yok biliyorsun. Üstüne düşecek çiy tanesinin soğukluğundan sorumluyum, bakışının kırılmasından, dudaklarına değen parmak uçlarından sorumluyum. Sense hâlâ tarifler yapıyorsun. Yapmasan keşke. Yapmasan... Bense gülüyorum, acıyla gülümsüyorum. Fark eder mi ki kim kime aşık? Kim kime dolaşık? Bu karmakarışık sarmaşık... Kökü bende, dalları sende, suyu bende, yaprakları sende... İstersen kesersin bıçak gibi bir sözünle...


YALANA KANACAKSIN ...
Ama sen yine yalanlara kanacaksın. Bunu sırf korkundan yapacaksın. Sana korkmayı, sana savunmayı, sana kaçmayı, sana saklanmayı, sana hesabı, sana tedbiri salık verecekler çünkü biteviye. Bütün bunlar için daha fazla kendinden uzaklaşman, daha fazla yalnızlaşman gerekecek. O zaman daha da fazla bana ihtiyaç duyacaksın ama benim ben olduğuma hiç ikna olmayacaksın. Hep tamlığı arayacaksın yine. İnanmadan, emin olmadan arayıp duracaksın. Onu senin, bizzat 'kendi'nin, hemen şimdi yapmaktan başka şansın yokken, arayıp bulacağını umut edeceksin. Kaybetmekten korktukça, kaybetmekten korktuğun şeyler edineceksin. Hep daha çok kaybedecek şeyin olacak sahip oldukça. Daha da güçsüzleşeceksin... ... Sen bendeki eksiğine, ben sendeki noksanıma bu kadar muhtaçken ve bu bizi aç, bu bizi arzulu, bu bizi coşkulu kılarken; sen sonsuz bir tokluğa mahkum ederken bizi, yeniden aç olmayı özleyeceğiz. Ve sen başka bir eksiğin, ben başka bir noksanın peşine düşeceğiz belki de.."

14 Kasım 2008 Cuma

Arat Dink'in Varlığımdan Utandıran Yazısı: Yokluğum Türk Varlığına Armağan Olsun, 13 Kasım 2008, Taraf

ARAT DİNK / Egemenlerin “İnkâr Hanı”nda konaklamaları geçicidir hep; o, hanın jeopolitik önemindendir, konjonktür baskısındandır, meşruiyet derdindendir. Zincirinden boşaldı mı “İkrar Evi”ne dönmek ister, evi gibi yoktur onun. Gönlünde yatan aslan kükrer: Yaptımsa yaptım; yine yaparım!

Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül soruyor: “Bugün eğer Ege’de Rumlar devam etseydi ve Türkiye’nin pek çok yerinde Ermeniler devam etseydi, bugün acaba aynı milli devlet olabilir miydi?”


Soru basit, hadi cevap ver.

Tek başına bir anlamı yok tabii. Hatta tek başına okunsa “Allah söyletmiş” ya da “gönülden söylenmiş sözler” de denebilir. Nitekim dünyanın birçok yerinde “Türkiye etnik temizliği kabul etti”, “Türkiye’de resmî görüş değişiyor” gibi olumlu yorumlarla karşılayanlar da olmuş.

Oysa işin aslı öyle değil. Zira Bakan “bugünkü devlet”i olumlayarak soruyor sorusunu. “Şunlar devam etseydi bugünkü devlet olur muydu” derken de eğer bugünkü devleti olumluyorsan, o devam etmeyen şeylerin devam etmemesinden de memnunsun demektir. Açık açık da söylemiş zaten –ben niye bu kadar uğraşıyorsam?..

Birçok yabancı, “bir savunma bakanı niye bunlarla ilgileniyor” diye de sorabilir tabii. Türkiye’yi biraz bileni de “savunma”nın bu ülkede başka bir egemenin tekelinde olduğunu bildiğinden, savunma bakanının asıl işini yapamadığı için mecburen başka şeylerle (demografik yapı, ekonomi vs.) ilgilendiğini düşünebilirdi. Ama Türkiye’yi biraz daha tanısa, azınlıkların bu ülkede tam da bu alanda değerlendirildiğini bilecek, hatta eğitim kitaplarında azınlıklardan sadece Lise Milli Güvenlik Ders Kitabı’nda bahsedildiğini bilecek ve Bakan’ın bu ilgisine hiç şaşırmayacaktı. Kısacası, savunma bakanı işini yapıyor.

Ciddiyete davet edildiğimi duyar gibi oluyorum. O yüzden bundan sonrası çok ciddi olacak. Soru neydi?..

“Rumlar, Ermeniler (YAŞAMAYA) devam etseydi, bugün Türkiye aynı milli devlet olabilir miydi?”

“Hayır olmazdı.” Basit soruya basit cevap.

Sen kalk, yokluğuma övgü düz, sonra da o yokluğum üzerine bir ülkenin kurulduğunu ifade et, o ülkenin bugünkü halini makbul gör, ondan sonra da ‘olsalardı ne olurdu halimiz’ diye iç geçir. Kendi ayağına kurşun sıkmanın tarifi gibi bir şey. ‘Sana ne’ diyeceksiniz. Sıkmışsa sıkmış. O ayakla sizin birlikteliğinizi çoktan koparmadılar mı zaten? Gerçekten de işin bu bölümünden artık bana ne...

Tabii işin en acı tarafı, Bakan’ın söylediklerinin büyük bölümünün maalesef doğru olması. Peki, doğruysa doğru, sorun ne? Bakan doğruyu söylüyor ama doğruyu yanlış söylüyor. Yüreğimizin tavan aralarına, bodrum katlarına koyup, gittiğimiz her yere beraberimizde götürdüğümüz, kırılgan acılarla dolu sandıklarımızı oradan oraya savuruyor. Zar zor, ite kaka vardığımız “O dönem herkes çok acılar çekti” kavşağından, direksiyonu birden bire “iyi oldu” sokağına kırıyor. Olanları doğru söylüyor ama olanların doğru olduğunu da söylüyor.

Şu soruya hakkıyla cevap verelim şimdi...

“Hayır, aynı olmazdı. Süper olurdu.”

Sen ne diyorsun?

Bütün ülke üç noktaya birikmez, kırk küsur merkez olurdu. Yirmi, otuz yıllık fidan hayatlarımız değil, kadim bir orman gibi kültürümüz olurdu. Anasının doğduğu yerde doğabilirdi herkes, işte o zaman ülke, “memleket” olurdu.

Ben neler söylüyorum?

Hiçbir şey değişmese bile en azından o insanlar bugün yanımızda, bizimle yaşıyor olurdu. Hiçbir şey değişmese bile en azından sen bu ülkede savunma bakanı olmazdın. Olsan da böyle düşünmezdin. Düşünsen de böyle konuşacak cesaret bulamazdın. Konuşsan da ertesi gün hâlâ bakan olmazdın.

Bir daha bakalım, savunma bakanı neyi savunuyor?..

Olmamamızın iyi olduğunu savunuyor. Tehcir ve mübadelenin Türkiye için çok hayırlı olduğunu savunuyor. Bunca yıl söyleyip duracaksın ‘öyle bir niyet yoktu, bunlar savaş tedbiri’ falan filan diye; ondan sonra da, bu “gönülsüz tedbirler”den nasıl fayda sağladığını, onların üzerine nasıl inşa olduğunu falan, rahat rahat anlatacaksın.

Bu gönülsüz tedbirlerin anlamının “milyonlarca can” olduğunu ayrı bir cümlede söyleyeyim dedim, yoksa ağır olacak...

Çok sık unutulan ilginç bir şey söyleyeceğim: Biz hâlâ varız. İşte şu kadarız bu kadarız. Azız mazız, azınlığız, ama varız. Bizim de (yani şu an olanlarımızın da) olmamamızı mı istiyor Bakan?

“Yok” diyecek elbet. “Estağfurullah. Olur mu hiç öyle şey; sizin başımızın üstünde yeriniz var.” Madem bizim olmamızın bir mahzuru yok o ölenler, o gidenler de olsaydı... Ama o bunun cevabını vermiş. Onlar işte verimli topraktaydı, adadaydı modadaydı, paralar onlardaydı... “O verimli topraklar, o paralar babanın malıydı da hileyle hurdayla mı aldılar, yalanla dolanla mı aldılar? Onlar, o verimli topraklara gökten zembille mi indiler” diye sorarlar adama.

Bu resmî tez benim kafamı iyice karıştırdı. O insanlar tedbiren mi sürüldüler, yoksa verimli topraklardalar diye mi sürüldüler? Unutmuşum, zaten Ermeniler Ermeni oldukları için sürülmemişlerdi... Sadede geliyoruz galiba. Tabii o zaman “soykırım”dan yırtmak için verimli topraklardaki müslim-gayrimüslim herkes sürüldü” gibi bir şey söylemek gerekecek –o tarih de yakında yazılır herhalde.

Sermayenin “milli”leştirilmesiyle (hele böyle millileştirme) liberal ekonominin aynı cümlede nasıl kullanıldığını da bir uzman bize anlatır artık. Sen “milli”yi böyle tarif et, “millet”i, “Türk”ü böyle tarif et ondan sonra da çıkıp “tek millet” diye slogan attığında karşı çıkanlara kapıyı göster. “Ben Türk değilim” diyene de kız.

Çok ciddi bir önerim var. Hani göz bebeklerimizi, civcivlerimizi her pazartesi sabahı, torna-tesviye sıralarına oturtmadan önce, beton bahçelerde topluyoruz ya, hani onlara şuur aşılayıp, tekleştirip, kutsal amaçlara kanalize edip, dar borulardan geçiriyoruz ya. Hani hep bir ağızdan ant içtiriyoruz ya: “Varlığım Türk varlığına armağan olsun” diye... Azınlık okullarında şöyle dedirtelim çocuklara mesele kapansın: “Yokluğum Türk varlığına armağan olsun.”

İnkârdan ikrara doğru yol alınacağını elbette öngörebilirdik de, o ikrarın böyle gönülden bir ikrar, yaşananı olumlayan bir ikrar olacağını da doğrusu tahmin edemezdik.

“Gönülsüz tedbirler”den, “gönüllü yokluğumuz”a, resmî ağzın önlenemez evrimine tanık oluyoruz. İç ses artık işkembede durmuyor, duramıyor. Ne de olsa egemenler inkârı sevmez. “Madem egemenim, niye inkâr edeyim?” Egemenlerin “İnkâr Hanı”nda konaklamaları geçicidir hep; o, hanın jeopolitik önemindendir, konjonktür baskısındandır, meşruiyet derdindendir. Zincirinden boşaldı mı “İkrar Evi”ne dönmek ister, evi gibi yoktur onun. Gönlünde yatan aslan kükrer: Yaptımsa yaptım; yine yaparım!

Sür kardeşim o zaman. Gönlümüz zaten sürüldü çoktan. İliklerimize işlemiş kör olası ilkeler sayesinde zaten zar zor durduğumuz memleketimizden, atalarımızın, daha da önemlisi torunlarımızın yüzüne bakacak onurlu bir duruş uğruna ağız dolusu lafı yiyip yuttuğumuz, her gün yaşamaya çalışarak yaşadığımız DÜNYAMIZDAN, sür bizi de gayrı. Sür gitsin, sür bitsin. Bu lafı yutmayacağım ben.

Ama niye süreceksin? Bizim etimiz ne budumuz ne? Dişinin kovuğuna gitmez. Zaten biz sürüyüz. Egemenliğe ortak olmayı istemek yerine, egemenin akıllısını ister ya sürüler, bizimki de o misal; oturmuş egemenin akılsızlığından bahsedip, egemen uyarıyoruz. Bu kadarı da fazla, bu iş böyle göstere göstere de yapılmaz ki. Vicdan evinden hiç mi geçmedi yolun?



Koray'ın Notu: Yok Koray'ın notu. Şu yazının bir adım ötesine yürüyecek bir sözü yok. Utancından boğuldu bitti. Kendisini temsil edenlerin laflarından, onların ağızlarını kapatamamaktan, başka gezegenlere gönderememekten duyduğu utançtan...öldü bitti.
Kafatası avcılığının daha moderncesini bile değil, aynısını yapmaktan ne zaman/nasıl vazgeçeceğiz? Yerinden, yurdundan, dostundan ve hatta düşmanından sürülmüş bu insanları, nasıl koruyup kollayacağız ki? Acıtmadan, üzmeden. Hem zaten çok üzüldüler. Çok üzdük. Biz üzdük. Onları...


13 Kasım 2008 Perşembe

Erdal Şafak, 13/11/08, Sabah Gazetesi

Bu kadarı ayıp oluyor!

Türkiye'yi en az 30 yıldır tanır. Hem de çok iyi tanır. Başbakanlardan bakanlara, patronlardan üst düzey bürokratlara ve yöneticilere kadar.
Türkiye'ye en az 30 yıldır gelirgider. 1977'den beri İsviçre'nin dağ kasabasında Türkiye konulu zirveler, Türkiye temalı özel geceler düzenler, Türkiye'de de forum, zirve gibi etkinlikler hazırlar. "Bölgeleri birleştirmek, yeni fırsatlar yaratmak" (2006'da), "İstanbul zirvesi" (2007'de), "Avrupa*Orta Asya Toplantısı" (2008'de) gibi.
Memleketimize her fırsatta hayranlığını dile getirir: "Türkiye bölgesinde lider ülke", "Türkiye bana heyecan veriyor", "Türkiye çok etkin bir ülke" gibi.

Bilgileri ile verileri çelişiyor
Bu ülkede patronlar kulübünü bir kadının yönettiğini, en büyük holdinglerden birinin başında bir kadının bulunduğunu, en büyük yabancı sermayeli bankanın genel müdürlük koltuğunda bir kadının oturduğunu bilir.
Bu ülkede temel eğitim öğretmenlerinin yarıdan fazlasının, lise öğretmenlerinin yarısının kadın olduğunu da bilir.
Bu ülkede doktor ve eczacıların çoğunluğunu kadınların oluşturduğunu, iletişim (medya, halkla ilişkiler) ve hizmet sektörlerinde, başta tekstil olmak üzere birçok işkolunda kadınların ağırlıklı yeri bulunduğunu bal gibi bilir.
Burada okullaşma oranının yüzde 97'yi geçtiğini, dolayısıyla kız çocuklarının eğitime erişimlerinde birçok ülkeyi kıskandıracak bir performansa ulaşıldığını da bilir.
Burada kadınların erkeklerden çok yaşadığını, bebek ölümlerinde aşağı-yukarı Batı standardının yakalandığını, çalışan kadınlara doğum izni (Babalara da tanındığına göre "Ebeveyn izni" dememiz daha doğru olacak) süresinin AB düzeyine çok yaklaştığını da bilir.
Prof. Klaus Schwab'dan söz ediyoruz. "Davos zirvesi" diye bilinen Dünya Ekonomik Forumu'nun kurucusundan. Dünya siyaset ve "Business" liderlerini her yılın ilk ayında İsviçre'nin dağ kasabasındaki küresel gövde gösterisinde buluşturan, artık gelenekselleşmiş bu yıllık randevu çerçevesinde Türkiye'den de onlarca politikacı, işadamı ve medya mensubunu -yüklü aidatlar ve faturalar ödetere- kağırlayan Klaus Schwab'dan.
İşte Türkiye'yi ve Türkler'i iyi tanıyan o Prof. Schwab'ın kurup yönettiği Dünya Ekonomik Forumu dün kadın-erkek eşitliği raporunu açıkladı. 130 ülkenin yer aldığı klasmanda Türkiye kaçıncı sırada gösterildi dersiniz? 123! Evet, 130 ülke arasında sondan 8'inci!
Rapora göre, dünyada kadın-erkek eşitliğinde, daha doğrusu eşitsizliğinde Türkiye'den daha kötü durumda olan sadece 7 ülke var. Sayalım: Mısır, Fas, Benin, Pakistan, Suudi Arabistan, Çad ve Yemen!

Sözün bittiği yer
Pes. Gerçekten pes. Moğolistan, Kırgızistan, Özbekistan, Botsvana, Gambiya, Mali, Moritanya, İran, Cezayir, Etiyopya gibi ülkelerde kadın-erkek eşitliği Türkiye'ye göre daha, hatta çok daha iyi!
Değerlendirmenin 4 kritere göre yapıldığı belirtiliyor: 1- Kadınların işgücüne katılımı ve fırsat eşitliği, 2- Eğitim düzeyi, 3-Siyasal etkinlik, 4- Sağlık ve ortalama yaşam süresi.
Türkiye'ye 123'üncü sıranın layık görülmesinin gerekçelerine bakıyorsunuz; örneğin işgücüne katılımın önemli verileri arasında gösterilen temel eğitimde ve lise öğreniminde kadın öğretmen oranı haneleri boş bırakılmış. Veri yokluğundan. Zahmet edip Milli Eğitim Bakanlığı'nın internet sitesine bile girmemişler. Üstelik kullanılan diğer verilerin çoğu da en az iki yıllık.
Kabul; Türkiye kadınlara seçme ve seçilme hakkını tanıyan ilk devletlerden biri olmasına rağmen siyasette kadınlara hak ettikleri yeri bir türlü sağlayamadı.
Kabul; İşgücüne kadın katılımı oranı son yıllarda geriliyor, işsizliğin ilk kurbanı genellikle kadınlar oluyor.
Ama bunlar Türkiye'yi "Dünyanın en geri ülkelerinden biri" olarak göstermek için yeterli mi? Gerçekten öyleyse, henüz yol yakınken AB üyeliği talebimizi geri çekelim. Derhal. Çünkü, bu verilere göre, Avrupa Birliği'ne katılma hayallerinden vazgeçip, dünyanın en yoksul, dolayısıyla en geri -ve de en geri kafalı- ülkeleri grubuna adımızı yazdırmamız gerekiyor.
Araştırmayı yapanlar, AB'nin 2008 Türkiye İlerleme Raporu'na bile göz atmamışlar: "Kadın haklarında belli bir gelişme sağlandı. 30 bin kamu görevlisi bu konuda eğitimden geçirildi."
Bizden bu kadar. TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ'ın, Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı'nın ve HSBC Genel Müdürü Piraye Antika'nın da herhalde ilk karşılaştıklarında Prof. Klaus Schwab'a bir çift sözleri olur...

10 Ekim 2008 Cuma

Deneme...deneme...1...2

Geri dönüşümüzü The Economist'in bu haftaki sayısından bir kaç haberle kutlayalım. Benim yorumlarım da bonus olsun:

1)The Arctic contest heats up
What is Russia up to in the seas above Europe?


Son global ekonomik kriz İzlanda'yı fena çarptı. Tam bir nakit sıkışıklığı içinde ve iflasın eşiğinde bekliyor. Spekülatif hareketlerle ekonomisini güçlendirmiş bir ülke için, aslında çok sürpriz bir gelişme değil. Fakat İzlanda bankalarının verdiği, piyasanın bir iki puan üstündeki faizler, bir çok Avrupalı kuruluşun paralarını buralara akıtmasına neden oldu. (Örn: İngiltere'deki belediyeler).
Şimdi tüm Avrupa nakit krizine girdiği için, el atabilecek kimse yok. Uzanan tek el ise petrol geliriyle gününü gün eden Rusya'dan geldi.

Peki İzlanda durup dururken kaynım beni niye öptü diye düşünmez mi? Bunu bilmiyoruz ama The Economist düşünmüş ve analizin sonunda, Rusya'nın Arktik Denizi'ndeki hakimiyet emellerinin bunda payı olduğu sonucuna varmış: Yani henüz bakir denebilecek petrol yatakları, balık ve mineral deposuna.

Rusya'nın bu taktiği geçenlerde ufak bir 'kıta sahanlığı' krizi yaşadığı Norveç'in tepkisine neden oldu. Normal zamanlarda Avrupa Birliği'ni ayağa kaldıracak olsa da, paranın az olduğu zamanlarda Rusya'nın hükümranlığını izlemekteyiz.


8 Eylül 2008 Pazartesi

Nükleere Bir de Çevreci Olmayan Bir Açıdan Bakmak

Koray'ın Notu: Kalkınma ve halk sağlığı konusunda bu kadar çabaladıktan sonra, iyi niyetli bir avuç insan dışında, herkesin kendi gündemi, politikası ve karı olduğunu anladım. Eminim bütün sivil toplum sektöründe bu iş böyledir. Keza çevre politikaları konusunda da. Demiyorum ki nükleer iyidir ya da kötüdür. Sadece bu işlerde galeyana gelmeden, her cepheyi dinleyebilecek sabır gerekir. Bir de merak: ben bu adamın söylediğini beğendim ama diğer adam ne diyor acaba dedirtecek bir merak etme duygusu.

Bu nedenle Akşam Gazetesi'nin pazar ekinde çıkan bir yazıyı da buraya koymak istedim. Maksat olayın 360 derecesini de görelim.

NÜKLEER ENERJİYE KARŞI ÇIKAN ÇEVRECİLER TÜRKİYE'YE ÇELME TAKIYOR.

Satırbaşları:

-Greenpeace kurucularından Patrick Moore ve İngilizlerin eski Yeşilleri’nin önde geleni, James Lovelock da artık nükleer teknolojiyi ‘en temiz, en güvenli, küresel iklimin sağlığına en uygun enerji kaynağı’ olarak tanımlamaya başlamışlardır. Bu köklü değişimin bilimsellik, ekonomik rasyonellik ve ülkelerin geleceğe dönük var oluş kaygılarıyla ilişkili olduğu açıkça ortadadır.


-Kalkınma süreçlerini destekleyen gelişmiş ülkeler şimdilerde nükleer enerjiye geri dönüşü hızla başlatmışlardır. Özellikle kalkınma hamlesi yaşayan Çin, Güney Kore ve Hindistan nükleer reaktörleri bir yandan dış ülkelerden sağlarken öte yandan hızla kendi teknolojilerini geliştirmeye başlamışlardır. ABD, Kanada ve Fransa gibi çok gelişmiş sanayi ülkeleri de yeni, ucuz ve daha güvenli nükleer santral teknolojileri üretmeye başlamışlardır. Bu yeni teknolojili üçüncü nesil nükleer santraller, son derece güvenlidir. Petrol lobilerinin etkisi ile gelişmekte olan ve Türkiye gibi enerjide dışa bağımlı ülkelerde nükleer teknoloji tartışma konusu haline getirilmektedir. Özellikle ABD’deki Three Mile Island ve Ukrayna’daki Çernobil kazaları petrol ve doğalgaz şirketlerinin elinde iyi bir istismar malzemesi olmuştur.

  • Bulgaristan, AB’ye girerken 6 nükleer santralinden 4’ünü kapatmayı kabul etmiş iken şimdi bu konuda geri adım atma çabalarına girmiş; bir yandan da iki yeni reaktör daha inşa etme kararı almıştır.

  • Yazının Tamamı: http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=129110,10,195

    Google'dan Yeni Bir Patent

    Bakın bu ilginç. Google verilerin, sistemlerin, 'bilgi bulutlarının' içinde olduğu platformlarını okyanusa taşımayı düşünüyor. Bir gemi ile! Gemiye kurulacak sistem sayesinde, hem ülkeler arası dolaşan datanın daha kısa mesafeler katedeceği için daha hızlı aktarılacağı; hem de bu büyük sistemi soğutmak için, okyanustan faydalanılacağı söyleniyor.

    Haberin İngilizce detayları burada:
    http://www.engadget.com/2008/09/08/google-patent-application-reveals-plans-for-floating-data-center/

    6 Eylül 2008 Cumartesi

    Emre Aköz Ropörtajı, Medyatava.net, 7/9/08

    Koray'ın Notu: Emre Aköz, bence 'yeni nesil' yazarlar arasından çıkmış parlak bir kafa. Fikirlerine ifrit olmuşluğum çok sıktır (tarikatları tasvip eder mesela). Fakat kendi doğrularını, çok objektif çıkarımlara dayar ve sizi düşünmeye tahrik eder. Ropörtaj da bence iyi iş olmuş.

    EMRE AKÖZ: HINCAL ŞİRAZESİNDEN ÇIKTI... AYŞE ARMAN TEDAVİ OLMASIN AMA HINCAL OLSUN!

    07.09.2008 00:08:00

    MEDYATAVA-PAZAR SÖYLEŞİSİ: Sayım Çınar bu hafta Sabah yazarı Emre Aköz ile konuştu. Ayşe Arman ve Hıncal Uluç polemikleri hakkındaki düşüncelerinden bu başlık çıktı... Aköz, 'Değiştin diyorlar' sorusuna ise şu cevabı veriyor: Temel meselelere bakışım 15 yıldır aynı. Hemen her akşam, iş bittikten sonra, rakı, şarap, viski, Allah ne verdiyse içmeye de devam ediyorum.

    SAYIM ÇINAR

    sayimc@superonline.com

    Emre Aköz: Modernleşmeden yanayım ama Kemalizm’e karşıyım

    Emre Aköz’ü yıllardır tanıyorum. Yıllarca Sayım’ın Kitap Bavulu’ndan kitaplarını aldı. Bu söyleşinin benim için özel bir anlamı olduğunu söylemek zorundayım. Aköz, Ayşe Arman ve Hıncal Uluç’a birtakım önerilerde bulundu. Kendisiyle ilgili yazılan ağır yazılara; “Yine de, beni bizzat tanımış insanların bunu yapması önceleri garibime gitti. Ama artık önemsemiyorum” diyor...

    Son günlerde yazdığı yazılarla dikkatleri fazlasıyla üzerine çeken Emre Aköz ile dergiciliği, gazeteciliği, çok önceden işaret ettiği ama büyük tepkilerle karşılaşmasına neden olan Ergenekon Davası’nı, hükümetin icraatlarını ve ülkede gereken istikrarın sağlanıp sağlanamadığını, medyanın durumunu ve medyanın kendisini nasıl geliştirebileceğini konuştuk. Sorularımıza hem çok içten hem de detaylı yanıtlar veren Emre Aköz önümüzdeki günlerde adından daha fazla söz ettireceğe benziyor.


    -Türk medyasının durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce medya üzerine düşenleri gerçekleştirebiliyor mu?

    Medya hep çalkantılı bir sektör oldu. Çünkü toplumdaki her türlü çıkar grubunun kapıştığı bir arenadır medya. “Medya” deyince TV, gazete, dergi, radyo ve internet sitelerini birlikte düşünmek gerekir. Bu yayın organlarını tek tek ele alırsanız bir sürü eksik, gedik bulabilirsiniz. Öte yandan medyada müthiş bir çokseslilik var bugün. Her türlü haber ve yorum yer alıyor. Ama dağınık şekilde… Yabancı bir gazeteci şöyle demişti: “Türk gazetelerinde her haber var. Ancak çok sayıda gazeteyi karşılaştırmalı okumaktan ve hangi haber doğru, hangisi yalan diye ayıklamaya çalışmaktan canımız çıkıyor.”

    -Medyaya yeni kan gerektiğini herkes kabul ediyor. Peki, sizce bu taze kan nasıl sağlanmalı?

    Taze kanın birkaç biçimi var. Bir: Sermaye olarak… Çalık Holding’in Sabah Grubunu alması, Ciner Grubu’nun sektöre girmesi; bunların hepsi yeni kandır. Rekabet açısından olumludur.
    İki: Yayın çizgisi olarak… “Taraf” gazetesinin çıkması, nasıl da etkili oldu, siyasi atmosferi nasıl da değiştirdi; görüyoruz işte.
    Üç: Yeni mecra olarak… Onu da internet siteleri yapıyor.
    Taze kan, “hop” diye şırınga edilemez ki. Yıllarca sürer. Son 10 yıla bakın, ne kadar değiştiğimizi, çeşitlendiğimizi rahatça görürsünüz.

    -Geçenlerde Ayşe Arman, Cengiz Semercioğlu’nun programına konuk olmuştu. Sabah Gazetesi’ndeki köşe yazarlarını okuyan Ayşe Arman, sizin köşenizi okumadığını söyleme ihtiyacı hissetti. Bunu söyleyen Ayşe Arman’ a bir cevabınız olacak mı?

    Burada “cevaplık” değil “tedavilik” bir vaka var. Siz belki bilmezsiniz: Arman’ın bana karşı olan rahatsızlığı; yeni bir durum değil. Böyle olumsuz lafları 10, hatta 15 yıldır söylüyor. Sevmiyorsa, sevmesin; ne yapayım? Canı sağ olsun! Sektörde beni sevmeyen sadece o değil zaten, çok meslektaş var. Ama bunu her fırsatta dile getirmesi, rasyonel bir yargıdan çok, bana karşı bir “takıntısı”, bir “sabit fikri” olduğunun işareti.

    Fi tarihinde kendisine bir “yanlış” yapmış olsam dahi (ki ben hatırlamıyorum), bu sıkıntının yıllardır içini kemirmesi, bir türlü unutamaması, affedememesi; meselenin benden değil, ondan kaynaklandığını gösteriyor. “Tedavi” lafını da latife olsun diye söyledim; tedavi filan olmasın, bana kızmaya devam etsin!

    -Sabah gazetesindeki değişimler sizi ne kadar etkiliyor?
    Valla ben doğru bildiğimi yazıyorum. Yani böyle düşünüyorum; böyle yazıyorum. Okurlar arasında beğenen de var, beğenmeyen de… Yönetim açısından ise temel bir sıkıntım yok. Tabii küçüklü büyüklü bazı eleştiriler yapabilirim ama o ayrı bir konu.

    -Son zamanlarda sizle ilgili yazılan ağır yazılara karşı neler söyleyebilirsiniz?

    Ciddiye alacağım eleştiri yok denecek kadar az. Özellikle son iki yıldır demokrasi, insan hakları, hukuk devleti, özgürleşme, sivil siyaset ve Avrupa Birliği merkezli yazılara ağırlık verdim. Bu bakış açısının sonucu olarak; darbe heveslilerini, 367 şaklabanlığını, cumhuriyet mitinglerini, otoriter zihniyeti, Kemalistleri, Anayasa Mahkemesi’nin bazı kararlarını ve elbette Ergenekon örgütlenmesini eleştirdim. Böyle yaptığım için bana hakaretler edeceklerini, belden aşağı vuracaklarını, çamur atacaklarını biliyordum. Çünkü yukarıda saydığım değerleri savunanlara öyle yapıyorlar. Tahmin ettiğim gibi de oldu. Yine de, beni bizzat tanımış insanların bunu yapması önceleri garibime gitti. Ama artık önemsemiyorum.

    -Medyada değişmesi gereken aksaklıkların neler olduğunu düşünüyorsunuz?
    Ortadoğu, Kafkaslar, İran ve elbette Rusya’yı takip edecek düzeyde Arapça, Rusça, Farsça filan bilen elemanlarımız yok denecek kadar az. Türkiye bu bölgede büyük oynayacaksa, medyası da büyük oynamalı. Hadi onları geçtik, Türkçemiz de kötü. Daha vahimi isim yapmış medyacılar, yanlışları, doğru diye dayatıyor, “büyüğümüzdür” diye kimse sesini çıkarmıyor. “Tabii” ile “tabi” farkını dahi öğretemedik arkadaşlara. Sabah, Hürriyet, Milliyet, Radikal gibi gazeteler, din konusunda fahiş hatalar yapıyor; mutlaka ilahiyat fakültesi mezunu editörler işe alınmalı.

    -Sizin değiştiğinizi söylüyorlar, siz bu değişimle ilgili neler söyleyebilirsiniz?

    Temel meselelere bakışım en az 15 yıldır değişmedi. Mesela: Eskiden de üniversitede türban serbestliğini savunuyordum, şimdi de savunuyorum. Bu arada, hemen her akşam, iş bittikten sonra, rakı, şarap, viski, Allah ne verdiyse içmeye de devam ediyorum. Bir dönem içki, restoranlar, seks filan üzerine yazıyordum. Sandılar ki bunları yazan bir kişi mutlaka Kemalist’tir. Hayır, modernleşmeden yanayım ama Kemalizm’e karşıyım. Laikliği savunuyorum ama “laikçi” değilim. Her dinden insanın özgürlüğünü savunuyorum ama dindar değilim. Zihinlerinde, beni yerleştirecekleri bir kategori olmadığı için “değişti” diyorlar. Bilgi dağarcıkları yetmiyorsa, kabahat benim mi?


    -Türkiye’nin siyasi arenası hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce ihtiyaç duyduğumuz istikrar ortamı sağlanmış durumda mı?
    Hayır, sağlanmadı, sağlanamaz da. Çünkü Türkiye’nin siyasi yapısı kriz üretiyor. Daha uzun süre bu tip siyasi krizler yaşayacağız.

    -Ergenekon davasına çok önceleri dikkat çekmiştiniz. Sizce şu anda devam eden süreç ülkeyi nereye götürür?
    Silahlı Kuvvetlerin tutumuna bağlı. Eğer “Eski mensuplarımıza arka çıkmalıyız” diyerek, Ergenekoncuları savunurlarsa, gerilim devam eder.

    -Kaleminizin çok sivri olduğunu düşünüyor musunuz? Medya polemiklere çok müsait bir ortam. Bu kadar kaygan bir zeminde yürürken düşmemek için siz ne gibi yöntemler uyguluyorsunuz?

    Ben sadece bilgileri bir araya getiriyor, ardından da yorum ve eleştiri yapıyorum. Ortaya çıkan durum birilerinin hoşuna gitmiyorsa, ben ne yapayım? Düşmemek için bir şey yaptığım yok. Düşersem, düşerim.

    -Hıncal Uluç’la olan polemikleriniz sizi yormuyor mu?
    Yok canım, niye yorsun? Eskiden yanında çalışmış olanlar, “Bize öğrettiklerinin tam tersini yapıyor” diyor. Hıncal şirazesinden çıktı. Ahlak, etik, mantık, akıl, saygı, bilgi… Bu ve benzeri değerlerin, ilkelerin içine ediyor. Başkalarını neyle suçluyorsa, hepsini kendisi yapıyor. Ayşe Arman tedavi olmasın ama Hıncal olsun.

    -Sizce gazetecilik mi yoksa dergicilik mi daha heyecanlı? Siz hangi mecrada kendinizi daha iyi ifade edebildiğinizi düşünüyorsunuz?
    Önce gazete. Çünkü yazı; kalıcı ve öğretici… Ayrıca hareketli ve çok daha fazla insana ulaşıyorsunuz. TV de iyi. Eğlenceli. Ama TV’de, bir olayın gelişimini, mantığını uzun uzun anlatmak seyirciyi sıkıyor. Kısa ve öz olmalı söyledikleriniz. Hap gibi. Tamam ama bir olayı hap haline getirmek mümkün değilse ne yapacağız?

    -Genç kuşak okurlar, siyasetçiler, muhalifler sizi yakından takip ediyorlar. Yazılarınızda ilginç sosyolojik gözlemlere yer verdiğiniz gibi çok ciddi sosyopsikolojik değerlendirmeler var. Siz muhalif bir gazetecisiniz, değil mi?

    Muhalif derken neyi anladığınıza bağlı. Mesela, AKP yüzde 47 oy aldı. Hükümet oldu.

    Ama görüyoruz ki bunun hiç bir önemi yok. Parti kapatılmanın eşiğinden döndü. Ceza aldı.

    Demek ki başka iktidarlar, başka muktedirler var bu ülkede. AKP’yi, hükümeti eleştirenler, biraz da o muktedirleri eleştirsinler de görelim. Tabii aynı kelimelerle, aynı üslupla!

    Örneğin mizah dergileri, Başbakanı çizdikleri gibi, Genelkurmay Başkanını çizebiliyorlar mı? Hayır! Ben diyorum ki: Başbakanı da çizebilsinler, yerden yere vurabilsinler; Genelkurmay Başkanını da… Ama zaten bunu yapabildikleri gün, artık Genelkurmay Başkanı haddini bilir, yani sivil otoriteye uyum sağlar hale gelmiştir. (Dolayısıyla çizilmesine gerek kalmaz.)

    -İnternette daha çok neleri takip ediyorsunuz? Ekşi Sözlük'e bakışınızda bir değişiklik oldu mu?

    Haber ve yorum sitelerini takip etmeye çalışıyorum. Zaten “bütün gün internetteyim” diyebilirim. Giderek iyi ve etkili hale geliyorlar. Bilgi dağarcıklarını biraz yetersiz bulsam da, ideolojilerine katılmasam da; çok zeki, çok esprili editörler, yazarlar, yorumcular var internette. Yayın yönetmeni olsam, işe alacağım çok kişi var internette. ‘Ekşi Sözlük’ün sorunu “süzgeçsiz” olması. Aptalı, cahili, yalancısı, provokatörü çok… Doğru ile yanlış iç içe geçmiş durumda.