27 Aralık 2008 Cumartesi

en uzun gece.

Yılın en uzun gecesi de nihayet geçti. Gitti. Bitti. Öncesinde giderek kısalan günler, azalan azalan azalan güneşli zamanlar (ki bana hep güneş mutluluk demek gibi gelir. Ve gerçekler. Aydınlık); yerini dolduran çok uzun, Rapunzel saçlı geceler (ki kısa uykular öncesi uzun vicdan muhassebelerini doğurur. Nadiren hayalleri. Çoğunluk kusurlu rüyaları.).


21 Aralık yaklaşırken ruhuma çöken ağırlık, karanlık bu sene çok önceden ve çok daha şiddetli bastırdı. Son 3 aydır hayatımın en karanlık dönemlerinden birini yaşadım; en boşvermiş görünüp, en çok yoranını. Kendinle yüzleşmek zor bir iştir, bütün mühendisliklerden, insan kaynaklarından ve hatta pazarlama işlerinden daha zor, daha uğraştırıcı, daha tüketici. Öyle bir zamandı. Günler kısalırken, umutlarım da onlarla birlikte suyunu çekiyor, yerini hastalıklı hayallere, olmayacak rüyalara ama daha fenası kaskatı bir 'ben'e bırakıyordu. Uzun zamanda şekillenip semsert olmuş ruhumun, hayatımın, zımpara dönemi. Gibi. Sanki. Kısa ama sık dişli bir karton her yerimi dişliyor, düzeltiyor, zorluyor, acıtıyordu. Gurur duyduğum şeyleri yerle bir ediyor, gizli kalmasını istediğim kusurlarımı daha belirgin kılıyor; beni benden başka bir ben yapıyordu. Ben istemeden...


Dur durak bilmeyen bir şeydir böyle dönemler: Bir defa başlamaya görsün, ardı arkası kesilmez, ruhunun karanlık mahzenlerindeki bütün cinler, periler, ölmüş kelebekler açığa çıkar. Önce delicesine kapıları kapamaya, yerlerini bile unuttuğun anahtarları bulmaya, avlamaya, başka odalara tıkıştırmaya çalışırsın. Çaresizce. Çaresiz olduğundan habersiz. Yatağa başımı koyduğumda ortaya çıkan, kötü uykuların öncesinde beliriveren bir cadı avı gibidir. Uzun sürer, uykum kısaldıkça bu koşturma, kararsız bir şekilde oradan oraya koşturmaca devam eder.



Sen olmalıydın, dedim. Neden ben, demedim hiç. Hiç. Seni seviyorum, dedim. Neden sen de denemiyorsun, demedim. Sevgi zamanla da doğar derler ama benim doğamda değil. Her insanın başka başka sevdiğini de başka bir uzun geceler döneminde anladığımdan başımı eğiyorum. Sen yürüyüp giderken, arkanı dönmediğini bildiğim halde uzun uzun el sallıyorum. Su dökmek geliyor aklıma, annemin ardımdan yaptığı gibi; çok sevdiğimi, bağrıma basmak için sabırsızlandığımı, hastalıklı bir şekilde istediğimi, hayatın kötülüklerinden korumak için her yerine pamuktan duvarlar örmek istediğimi yeniden görmek, çabucak kavuşmak için...su dökmek. Su gibi git, gel. Ak her şeyin içinden, en büyük sorunların ve hayatın kötü canavarlarının, en dişli düşmanların ve kendini kaptırabileceğin her türlü ziyan maceradan, diye.

Yapamıyorum. Onu bile beceremiyorum. Çünkü annemin emin olduğu geri dönüşümden, ben de tersine eminim: Geri dönmeyeceksin. Eğer arkasını dönmeden giden biri olduğunu görürsen, geri dönmeyeceğini bil, diye öğretti hayat bana. Uzun zaman önceydi. Öğrendim. Öğrenmişim, haberim yokmuş.


Sen olmalıydın, dedim, arkandan sadece. Su değil de erimiş demir döktüm arkandan. Çin Seddi kadar uzun, büyük, kalın duvarlar kadar. Kalbimden akıp geçerken, yanmamış herhangi bir yerimi bırakmayan demirleri, günlerce, aylarca döktüm, döktüm. Geri gelmeyeceğine emin olayım diye değil. Salak olmayalım. Geri dönmeyeceğini bilecek kadar romantizmden uzak bir adamım ben. O demir duvarlar, seni görmeyeyim, ucunda senin olma ihtimalinin hayali olan labirentlerde kaybolmayayım, diyeydi.

Bilirim. Geri dönmeden gideceksen, arkanda kalanın bir anda karşına çıkması kadar üzen bir şey yoktur. Hayatının bir zamanını -zaten bir defa yaşayabildiği o anı- senin hayaletlerinle geçirmesi kadar kötü bir şey yoktur. O nedenle tek taraflı aşklar çokluk pişmanlıklarla biter. Yarası kapanmasa da. Bitmeyenlere gelince, bazı hayaletlerin ömrü uzun olur, ya da bazı tek taraflı aşıklarınki fazla kısa.


Nitekim gittin, demir duvarların arkasında kaldın. Ben de kendi acıma gömüldüm. Kendi sessizliğimin içinden fışkıran bin tür sese (başta senin sesin, gülerken, okşarken, kızgınken, etli dolma yerken, uyurken, dişini fırçalarken; her halde); görüntüye (sevişirken, gülerken, huzurluyken ve bazen huzursuzken); kokuya (senin kokun, senin kokun, senin kokun). Kendimi hepsinin anısına, ortasına gömdüm. Orada yatarken, o karanlığın, soğuğun ve sessizliğin içinde, her anı birer bakteri gibi her yerimi sarmış, çürütsün, üstümdeki kabuğumu alsın, kaldırsın, diye bekledim. Yaralar açtı o mikroplar; çürüdü her yerim, kötü kokular, büyük acılar sardı her yerimi. Ama ölüm böyle bir şey zaten. Ölmek değil, ölüm. Ölmek huzur dolu, kaybının, bitişinin, tükenişinin bilinçli sonu gibi. Oysa ölüm, yani öldükten sonrası, yani toprağın altındaki o zaman; başka bir şeye dönüşürken beklenen dönem. İşte orası çok kötü, çok karanlık. Melekler, şeytanlar, cinler, hesaplar, kitaplar, yüzleşmeler. Kaçamadan, dişlerini sımsıkı kilitleyerek, geçmesini beklediğim zamanlar.


Bakteriler her yerimi oydu. Göğüs uçlarım, kulaklarım, ağzım, burnum, saç diplerim, penisim, her yerimden içeri girdiler. Zedelenen, zarar gören, eskimiş, yeni bir hayatı kaldıramayacak kadar tükenmiş her yerimi uzun uzun kemirdiler. Ani ve büyük bir acıdan ziyade; katlanılabilir ama çok uzun süren bir ağrıydı bu. Bir süre sonra bilincimi kaybedebilecek kadar çaresiz bırakan, delirten, kendi içinden çıkmak için delice çabalayan ruhumu yorgun düşüren.

Orada öyle beklemekten başka çarem olmadığını çok sonraları anladım. Yavaş yavaş değişen, yenilenen vücudum; ve acıyla pişen ruhumla. Çok sonraları.

Aşkmış. Bana demedilerdi.

Bilebilseydim, kalın zırhlarımla, paralel evrenleri harekete geçiren zaman-uzay makinamla çıkardım karşına ve hatta çıkmazdım. O anı atlar, başka anlara geçerdim. Daha kalın derimle sevişirdim, kalbimi hep durduğu mutlak sıfırdaki derin dondurucudan hiç çıkarmazdım. Acı çekmeye doymuş, hayata tutunduğu ipleri gevşemiş, herkes gibi. Hepsi.



Uzun kış gecelerinde oldu bütün bunlar. Kimi zaman uykusuzluktan ağladım, kalkıp saatlerce boş duvarlara baktım. Kimi zaman gecenin ortasına denk gelen saçma sapan programlara bakarmış gibi yapıp, hiçbir şey düşünemeden, göremeden bekledim. Bazen bir kitaba gömülüp ağlaya ağlaya akıttım acımı; kimi zaman da çok duygu yüklü bir filmde kaskatı dakika saydım, ilk yarı bittiğinde çıktım.
Yediklerimi yemedim; giydiklerimi giymedim; sanki o ben değildim. Hayatın bir yerinde 'pause' düğmesine basmış, beklemedeydim. Zaman akarken, olduğun yerde kalmak gibi. Herkes akıp giderken, durmak, durmak, ardlarından el sallamak gibi.
Bir yandan herkesin acınaklı gözlerle baktığını bilip, kendini 'devam edemediğin' için suçlu/kötü/başarısız ilan ederken, diğer yandan hiçbir şey yapamamak. Kolunu kıpırdatamamak. Arada takvime bakıp, geçen günleri, doğal sayı doğrusu gibi görmek. Sıfır gününden, bir okun ucunda aniden beşinci güne geçmek, oradan farkına varmadan diğer bir okun ucunda sekiz gün sonraya gitmek. On üç gün olmuş işte. Bir an kafanı kaldırdığında, herkesin yeni olayları, yeni hayalleri ve yepyeni kıyaferlerinin haberlerini duydukça, çok geride kaldığının farkına varmak.

1 yorum:

Adsız dedi ki...

Koray S., bu ne karamsarlık? Sen bu yazıyı yazıp okuttuysan ve yine de gittiyse gitsin. Bu kadar şeyi yazıp okutmadıysan kötü yapmışsın. Etkileyici bir öykü olmuş devamını da okumak isterim. Sonra ne oldu? Bence sen baştan kötü son fikrine inanmışsın. Cidden mutlu son için uğraştın mı? Fazla burnumu soktum ama yazıyı beğendiğim için (:
Bugün İstanbul blogunu da okumak isterim. Bana izin verir misin?
jnjenjenjn@gmail.com

jen